Shoe Dog
ayakkabi gurusu


Kitabın hem İngilizcesi'nden hem Türkçesi'nden okudum ve her ikisi de oldukça iyiydi.
Kitaptan beni etkileyen kısımları buraya bırakıyorum.
Bu yüzden babam beni abesle iştigal etmekle suçladığında, annemin tepkisi karşısında şaşırmamam gerekirdi. İçtenlikle cüzdanını açıp 7 dolar çıkardı. Babamın duyacağı kadar yüksek sesle, “Şu spor ayakkabılarından bir çiftini ben alacağım,” dedi.
Annem bu şekilde bir anlamda babama karşı mı çıkıyordu? Ya da tek oğluna sadakat gösterisi mi yapıyordu? Yoksa atletizm sevgisinin tezahürü müydü bu, bilmiyorum.
Ne olursa olsun, annemi 36 numara Japon koşu ayakkabılarıyla ocak ya da sobanın önünde yemek pişirirken ya da bulaşık yıkarken gözümün önüne getirince duygulanmaktan kendimi alamadım.
Büyük olasılıkla annemle başını derde sokmamak için babam bana bin dolar borç verdi.
Portland'da dönerken satıcılık alanındaki bu ani başarımın nedenini düşünüyordum. Ansiklopedi satmayı becerememiş, üstelik hor görülmüştüm. Hisse senedi satmakta daha iyiydim ama orada bulunmak ölüm gibiydi. Peki, ayakkabı satmak neden farklıydı?
Sonra anladım ki bu iş satmakla ilgili değildi; ben koşmaya inanıyordum. İnsanlar dışarı çıkıp günde birkaç kilometre koşarsa dünyanın daha iyi bir yer olacağına ve bu ayakkabıların koşmak için daha iyi olduğuna inanıyordum. İnancımı hisseden insanlar da bu inancın bir kısmını kendileri için istiyorlardı.
Arttırdığım her bir doları doğrudan işime geri koyuyordum. Bu yanlış bir şey miydi? Önceki The Profit First kitabına göre yanlış ama bu kitaba göre, yani Nike’ın hikâyesine göre doğru.
Yaptığım iş de bana daha çok yakışıyordu. Kereste, su, elektrik, gıda gibi akla gelebilecek her şeyi satın alan ilginç yeni girişimler ve kurumlaşmış şirketlerden oluşan geniş bir pazarla ve müşterilerle övünüyordu. Bu şirketleri teftiş ederken diplerine kadar kurcalayıp parça parça ediyor, sonra tekrar bir araya toplarken aynı zamanda nasıl ayakta kaldıklarını ya da kalamadıklarını öğreniyordum.
Bu dönemde, aynı zamanda kuşucularına daha fazla enerji ve kuvvet verebilmek için spor iksirleri, sihirli şuruplar ve tozlar deniyordu. Ben onun takımındayken, bir sporcunun tuz ve elektrolitlerini yenilemesinin öneminden bahsediyordu. Beni ve arkadaşlarımı kendi icadı olan bazı reçeteleri yutmaya zorladığı olmuştu. Ezilmiş muz, limonata, çay, bal ve bilmediğimiz bazı malzemeleri de karıştırarak yaptığı iğrenç pelteler. Şimdi bir yandan ayakkabıları kesip biçerken bir yandan da spor içeceği reçetesini kurcalıyordu. Tadı daha beter, işlevi daha iyi oluyordu. Tabii, Bowerman'ın Gatorade'i icat etmeye çalıştığını yıllar sonra anladım.
...Kör edici baş ağrıları, toparlayarak yürüme ve görme kaybı, mükemmelliyetciliginin kalıcı bedellerinden bazılarıydı. Bowerman'ın tartan pist icat etmeye çalıştığını anlayabilmem için bir kez daha yıllar geçmişti.
Bir keresinde ona her şeyi 24 saatlik bir güne nasıl sığdırdığını sormuştum: Koçluk, seyahat, deneyler yapmak, ailesine vakit ayırmak… Bu da bir şey mi dercesine uğurlandı. Sonra bana fısıldayarak, her şeyden önce aynı zamanda bir de kitap yazdığını söyledi.
Kitap mı?
Sert bir sesle, ''koşuyla ilgili'', dedi.
Akşamları koltuğuma yaslanıp tavana bakarken işin içinden çıkmaya çalışıyordum. Kendi kendime, “Hayat büyümektir,” dedim. Ya büyürsün ya ölürsün.
Hatırlamak için çaba gösteriyorum. Gözlerimi kapatıp geçmişi düşünüyorum. Fakat o gecelerden birçok değerli anı silinip gitmiş: sayısız sohbetler, nefesimizin kesildiği gülme krizleri, itiraflar, sırlar… Hepsi zamanın minderlerinin altına düşmüş. Ancak şunu hatırlıyorum ki her akşam gece yarısına kadar oturur, geçmişi gözden geçirip geleceğin haritasını çıkarırdık. Her birimizin sırayla küçük şirketimizin ne olduğunu, ne olabileceğini ve asla ne olmaması gerektiğini tarif ettiğimizi hatırlıyorum. O gecelerden sadece birini bile TV’ye kaydetmiş olmayı ne kadar çok isterdim! Ya da dünya seyahatimde yaptığım gibi deftere yazmış olmayı.
Evet, diye düşündüm: Özgüven. Bir adamın öz kaynaktan, nakitten daha fazla ihtiyaç duyduğu şey.
Sesimi kontrol etmek için çaba göstererek, “Peki,” dedim. “Elbette benim bir ortağım var. Koç Bowerman. Teklifinizi onunla görüşmek zorundayım.” Kitaminin bu amatörce savsaklama çabasının arkasını göreceğinden emindim. Fakat o ayağa kalktı, pantolonunu düzeltti ve gülümsedi:
“Doktor Bowerman ile görüşün ve bana geri dönün.”
Ona sağlam bir yumruk atmak istiyordum. Bunun yerine elini sıktım. Yanında Iwano ile birlikte çıkıp gitti. Ansızın kimsesiz kalan odada Woodle ve ben, toplantı masasında damarlarımıza bakarak sessizliğin bizi sarmasına izin verdik.
Mathew’a uykudan önce derslerle dolu bir masal anlatacak zamanı her zaman buluyordum.
Adam güldü. “Blue Ribbon ile yıllardır iş yapıyoruz. Doğruyu söylediğinizi biliyoruz. Diğerleri hep palavra sıkıyor ama siz her zaman işinizi düzgün yapıyorsunuz. Bu yüzden bu yeni ayakkabının Nike’ın denemeye değer olduğunu söylüyorsanız inanırız.”
Toplantıyı neşeli, heyecanlı ve coşkulu duygularla tamamladık. Johnson, bana kahve ısmarlamak istediğini söyledi.
“En güzel konuşmandı.”
“Teşekkür ederim. Sadece doğruyu söyledim. Şikago'da olduğu gibi.”
On bir tur boyunca yarım adım arayla koştular. Şimdi, tribünlerin kükremesi, köpürmesi ve çığlıkları altında iki adam son tura girdiler. Sanki bir boks maçı gibiydi ya da mızraklı bir kapışmaya benziyordu. Bir boğa güreşi gibiydi; hepimiz o gerçek anına gelmiştik. Havada ölüm vardı. Pre uzandı, yeni bir seviyeye çıktı. Buna saniye saniye şahitlik ettik. Arayı önce 1 metre, sonra 2, sonra 5 metre açtı. Yang’ın yüzünün çarpıldığını gördük ve biliyorduk ki Pre'yi yakalayamıyordu, yakalayamayacaktı. Kendi kendime, “Bunu unutma, unutma,” dedim. Böyle bir hırs gösterisinden alınacak dersler vardı. İster koşarken ister bir şirketi idare ederken.
Bu yarışa benzeyen pek bir olaya tanık olmadım hayatımda. Tanık olmakla kalmadım, o yarışta ben de koştum. Günler sonra dizlerim ve ballılarım ağrıyordu. Bu diye karar verdim. Spor bu demektir. Sporun yaptığı budur.
Kitaplar gibi spor da insana başkalarının hayatını yaşamış, başkalarının zaferlerinde yer almış olma duygusu verir. Ya da yenilgilerinde.
Sporun en iyi zamanında taraftarın ruhu, atletin ruhu ile birleşir. Ve bu kaynaşmada, bu aktarımda Sufilerin sözünü ettiği bir olma hâli bulunur.
Gelecekteki savaşlarımızda Onitsuko'yla ya da her kim ile olursa, biz de Pre gibi olacaktık. Hayatımız buna bağlıymış gibi mücadele edecektik.
Ayrıca bu, bizim ikinci ünlü sporcumuz anlamına geliyordu. Bu sürpriz kazançla Pre, ilk iş olarak gidip kendisine karamela rengi bir MG araba aldı ve her yere onunla gitmeye başladı. Hem de hızla. Benim eski MG’ime benziyordu. Onun adına çok sevindiğimi hatırlıyorum. Arabayı ona biz aldık diye düşünüyorduk.
Pre’nin, yaratmaya çalıştığımız şeyin yaşayan, nefes alan biçimi olduğunu fark etmeye başlamıştık. İnsanların Pre’yi pistte ve MG’sine son sürat giderken her gördüklerinde Nike’yi görmelerini istiyordum. Bir çift Nike satın aldıklarında ise Pre’yi görmelerini istiyordum.
O zor günlerin sonunda, her gece çıktığım altı millik koşular hayatımı kurtarmıştı. Bir de Penny ve Matthew ile birlikte geçirdiğim zamanlar, kısa da olsa, ruh sağlığımı koruyordu.
Her gece en son işim, babama telefon etmek oluyordu. Bu da benim masal saatiimdi. O saatte gazeteden çıkmış olurdu...
Beyni sürekli pırpır ediyor, anlamaya çalışıyordu. Ve tabii fethetmeye. Hayatı bir savaş olarak görmüş ve bu görüşüne kitaplardan onay bulmuştu. O da benim gibi, bir tutku şeklinde savaş hakkında okuyordu.(Strasser)
Arz ve talep her zaman ticaretin temel problemidir. Roma İmparatorluğu'nda kraliyet ailesinin ve zenginlerin giysilerini boyamak için çok rağbet ettikleri mor boyayı getiren Fenikeli tüccarlardan bu yana bu böyledir. Mor boya asla yeteri kadar bulunmuyordu. Bir ürünü icat etmek, üretmek ve pazarlamak zordur; fakat sonra onu isteyen insanlara istedikleri zamanlarda ulaştırmanın lojistiği, mekaniği ve hidroliği vardır. Şirketler bu yüzden batar, ülser bu yüzden doğmuştur.
1973 satışlarımız yüzde elli artarak 4.8 milyon dolara ulaştı. Kağıt üzerinde ilk gördüğümde aklımı yerinden oynatan bir rakam da bu. 8 bin dolar satış yaptığımız yıl daha dün değil miydi?
Yine de bir kutlama yapmıyorduk. Hukuk sorunlarımız ve arz problemlerimiz arasında her an işimizi kaybedebilirdik. Gece geç saatte Penny ile oturuyordum ve bana kim bilir kaç yüzüncü defadır aynı soruyu soruyordu: Blue Ribbon batarsa ne yapacaktık? Planımız neydi?
Ben de kim bilir kaç yüzüncü defa, kendim bile tam inanmadığım iyimser sözlerle ona güven veriyordum.
Başarısızlık korkusu diye düşündüm. Şirket olarak bu, asla bizim çöküş sebebimiz olmayacaktı. Başarısız olmayacağımızı düşündüğümüzden değil; aslında başarısız olabileceğimize dair her türlü beklentimiz vardı. Fakat başarısız olduğumuzda hızlı davranacağımıza, bundan ders çıkaracağımıza ve bu yüzden daha iyi olacağımıza inanıyorduk.
İlk anda bana söylüyor sandım. Sonra banka ikas ettiğini anladım. “Aptallıktan hoşlanmıyorum,” dedi. İnsanlar rakamlara fazla önem veriyorlar.
Stahr, Danimarkalı'yı “Hiçbir parlak fikir bir toplantı odasında doğmamıştır,” diye rahatlattı; fakat birçok aptalca fikir orada ölmüştür.
O akşam, iki haftadır ilk kez başımı yastığa koydum ve uyudum. (Kurucu olmak.)
Pre şu sözüyle ünlüdür: “Tabii ki birileri beni yenebilir. Ama bunu yapmak için kana kıtmak zorundalar.”
Bir konu hakkındaki bilginizi kuvvetlendirmenin en iyi yolunun onu paylaşmak olduğunu hatırladım.
Yıllar sonra Nike ile ilgili bir araştırma yapan Harvardlı ünlü bir ekonomi profesörü de aynı kanıya vardı. “Normalde,” dedi, “eğer bir şirketteki yöneticilerden biri bile taktik ve stratejik düşünebiliyorsa o şirketin iyi bir geleceği vardır. Fakat dostum, sen şanslısın; göt kafalarının yarısından fazlasının kafası bu şekilde çalışıyor.”
İnsanlara işleri nasıl yapacaklarını söyleme; onlara ne yapacaklarını söyle ve sonuçlarıyla seni şaşırtmalarını bekle.
Net olarak, göt kafalar yarattığım kültürü seviyorlardı. Onlara tamamen güveniyordum ve sürekli kontrol etme ihtiyacı hissetmiyordum. Bu da çok güçlü bir karşılıklı sadakat doğurmuştu.
Benim yönetim tarzım, adım adım yönlendirilmeyi isteyen kişilerde işe yaramazdı; fakat bu ekibi özgür bırakıyor, yetkinleştiriyordu. Olmalarına, yapmalarına, kendi hatalarını işlemelerine izin veriyordum. Çünkü ben de insanların bana hep böyle davranmasını isterdim.
Wixin'in de büyük katkılarıyla Bowerman tasarlamıştı bunu. Müşteriler L.D. 1000 ı da çok sevdi. Ama sonra sorunlar başladı. Eğer koşucu ayağını yere doğru basmadıysa burkulma, diz problemleri ya da daha kötüsü olabiliyordu. Ayakkabıları geri toplamak için bir ilan yayınladık. Halktan büyük bir tepki bekliyorduk, fakat asla gelmedi. Aksine, teşekkürden başka bir şey duymadık. Başka hiçbir ayakkabı şirketi yeni şeyler denemiyordu ve bu yüzden başarılı olsun ya da olmasın, çabalarımız takdirle karşılanıyordu. Yapılan bütün yenilikler ilerici ve geleceği görme olarak değerlendiriliyordu. Başarısızlık bizi yıldırmadığı gibi müşterilerimizin sadakatini de azaltmıyordu.
Zaman zaman parayla ilgili olmayan problemler yaşıyorduk. Örneğin, Kore'deki en büyük beş fabrika o kadar büyüktü ve aralarında öyle kıyasıya bir rekabet vardı ki yakın zamanda bir şeyler olacağını biliyorduk. Gerçekten de bir gün, bizim Night Bruin’in swoosh’una kadar mükemmel bir kopyası postayla geldi bana. İmitasyon bir iltifat ise birebir kopya hırsızlıktır ve bu hırsızlık çok alçakçaydı. Kendi adamlarımızın hiçbir katkısının bulunmadığı detaylar ve işçilik şaşırtıcı derecede mükemmeldi. Fabrikanın sahibine mektup yazarak üretimi durdurup bu işten vazgeçmesini, yoksa 100 yıl hapis cezası almasının an meselesi olduğunu söyledim. Sonuna da “Bu arada, bizimle birlikte çalışmak ister misin?” diye ekledim.
Yarışta rakiplerinizi yenmek nispeten kolaydır ama kendinizi yenmek sonu gelmez bir davadır.
Eldivenin içine bir top gibi oturdum ve pencereden dışarı baktım. O anın tadını çıkarmalı, mizah ve ironinin zevkine varmalıydım. Lisede beyzbol takımından çıkarılmış olmam hayatımın en büyük acılarından biriydi ve ben şimdi fiyakalı yeni bir ofiste, dev bir beyzbol eldiveninin içine oturmuş, profesyonel beyzbol oyuncularına sporla ilgili şeyler satan bir şirkete başkanlık ediyordum. Fakat nerelere kadar geldiğimizi düşünüp övünmek yerine yalnızca ne kadar ileriye gitmemiz gerektiğini görüyordum. Pencerem çok güzel bir çamdağa bakıyordu ve ben kesinlikle ağaçlar yüzünden ormanı görememiştim.
Bu adamların çoğu ayrıca temel yeteneklerini de ortaya koyuyordu. Muhasebeciyi aldığında hesap yapmaktan iyi anladığını bilirsin. Bir avukatı aldığında konuşmayı becerdiğini bilirsin. Ama bir pazarlama ya da ürün geliştirme uzmanını işe alırsan ne bilebilirsin? Hiçbir şey. Ne yapabildiklerini ya da bir şey yapıp yapamadıklarını önceden kestiremezsin.
Bir de tipik işletme mezununu ele alalım. Bir çantayla ayakkabı satarak başlamak istemezler. Üstelik sıfır tecrübeleri vardır. Bu yüzden sadece mülakatta gösterdikleri başarı üzerine zar atmışlar. Kimse için zar atacak kadar hata yapma payımız yoktu.
Lansman günü için herkes hava yiyormuştu. O gün, herkesin sarhoş olduğu bir Baküs şenliğine ve Strassel’in temsili taç giyme törenine dönüştü. Onu hukuktan pazarlamaya aktarıyordum; paslanmasınlar diye zaman zaman herkese yapmayı sevdiğim gibi, bu konfor alanından çıkarıyorum.
Tayvan ve Kore'deki fabrikalarımız tıkır tıkır işliyordu ve o yıl İngiltere ve İrlanda'da yeni fabrikalar açtık. Endüstriyi izleyenler yeni fabrikalarımızı ve satışlarımızı parmakla gösterdiler ve durdurulamaz olduğumuzu söylediler. İflasın eşiğinde olduğumuzu, pazarlama müdürümüzün depresyona girdiğini ya da kurucumuz ve başkanımızın dev bir beyzbol eldiveninin içinde asık bir suratla oturduğunu bilmiyorlardı.
Saatlerce çalışarak bu görüşmenin provasını yapmış, Hatfield’a davamızın hakkını elde etmek için hazırlanmıştık; ancak bu olasılık için hazırlıklı değildik. Başarılı olasılığı.
Birbirimize doğru eğildik. Yarım fısıltılarla Hatfield’ın bize yardımcı olabileceği çeşitli yolları konuştuk. Onun ABD Başkanı’na ya da Gümrük Dairesi Başkanı’na mektup yazabileceğini düşünüyorduk. Ben size telefon açmasını istiyordum; anlaşamadık, tartışmaya başladık. Klima sanki bize gülüyordu.
Nihayet ben Verschule ve klimayı susturdum. Hatfield’a döndüm.
“Senatör,” dedim, “bugün bu kadar yardıma hazır olacağınız konusunda hazırlıklı değildik. Gerçek şu ki, ne istediğimizi bilmiyoruz. Size daha sonra geri dönmemiz lazım.”
Makinelerden gelen bip seslerini, gülen hemşireleri, koridorda inleyen bir hastayı şöyle böyle duyarak odadan çıktım; o sözü düşündüm. İş, iştir ama iş, asla sadece iş olmadı. Asla da olmayacak. Eğer sadece iş hâline gelirse bu, aynı zamanda çok kötü olduğu anlamına gelir.
